FKH ile "nasıl ucuza seyahat ederim?" konusuna subliminal yaklaşımlar

.

st. petersburg yazısında seyahatin maliyetinden bahsettim, okuyanlar hatırlayacaktır. bunun üzerine bir çok mail, bir çok yorum aldım; "nasıl bu kadar ucuza seyahat ediyorsun?", "nedir bunun yolu?", "imkansız o kadar ucuza seyahat etmen!" gibilerinden. size bu konuyu biraz eğlenceli anlatmaya karar verdim. hem bu şekilde daha akılda kalıcı olur diye umut ediyorum. 

ilk olarak şunu açıklamam lazım ey sevgili okur. ben dünyayı gezecek kadar zengin bir insan değilim. hatta zengin bir insan hiç değilim. eğer bana sorarsanız çulsuz bir insan olduğumu bile söyleyebilirim. ben sadece önceliklerini iyi belirleyen ve imkanlarını bu yönde kullanan biriyim. (bunu da bir yazıda çoook detaylı anlatmayı planlıyorum) durum böyle olunca, yani insan elindekileri iyi bildiğinde çok fazla sıkıntı çekmiyor dünyayı gezmek için. zaten benim yaptığıma da tam olarak dünyayı gezmek denemez. bunu şuanda yapan bir çok arkadaşım var. onlar "dünya turu" terimini çok iyi gerçekleştiriyor. bu yüzden benim anlatacaklarım zaman ve imkan bulunduğunda bir ülkeye nasıl ucuz seyahat edilir, nasıl ucuza konaklanır, planlama yapılır ile alakalı. bu yüzden anlattıklarımı kapsamlı düşünmek yerine maddeler halinde anlatmayı planlıyorum. bunu da son st. petersburg seyahatimde yaşadığım hostel maceramdan yola çıkarak yapacağım. içinde; kin, nefret, aşk, şampanya, ne arasanız var. bu yüzden derinlere dalmayın derim..


daha ilk fotoğraftan ne kadar da ciddi olmadığımı gördünüz sanırım :)

işin şakası bir yana s.t peter'e seyahat etmeden önce hesabımdaki paraya şöyle bi' baktım. uçak bileti hariç hepi top 350tl kadar bir para vardı hesabımda. bunu dolara endekslediğinizde 200$, rubleye endekslediğinizde ise 6000 ruble civarında yapıyordu. e bu parayla konaklama, yol, yemek, eğlence vs. hepsi yapılacaktı. bakıldığında ne kadar da zor görünüyor değil mi?

değil efendim;

konaklama; bir seyahatin uçak biletinden sonraki en büyük masrafı oluşturan kalemi belki de. bu yüzden seyahatlerde konaklamayı planlamak ve en ucuz şekilde kapatmak çok önemlidir. elbette bunu tamamen ücretsiz yapmakta mümkün. couchsurfing gibi sosyal platformlar size dünyanın her yerinde aynen sizin gibi gezgin insanların evlerinde konaklama imkanı sunuyor.   bunu daha önceden deneyimlemiş birisi için inanılmaz zevklidir. hiç yaşamamış bir insan içinde biraz korkutucu gelebilir.  eğer "ben tanımadığım insanın yanında kalamam, korkarım" diyorsanız o zaman sizin için tek seçenek kalıyor; hostel..                                                                               
efendim hostel denen hadise dünyanın hemen hemen her ülkesinde olan -olmayan duymadım ben-, gezginlerin ucuz, güvenli, rahat ve en önemlisi eğlenceli konaklamasını sağlamak için kurulmuş mekanlar. kimisi eski bir apartmandan bozmadır, kimisi eski bir manastırdır -ki italya/lucca'da böyle bir tanesinde kaldım- kimisi bir evin bütün odalarıdır, kimisi çok modern bir bina, kimisi de eski bir uçağın kokpitidir. peki bunu seçerken neye dikkat etmeli, neyi göz önünde bulundurmalı? işte uğur'un kendi deneyimleri ile hostel seçerken dikkat ettiği belli başlı konular;
  • hostel bulmak için bir çok site var. bunları iyi araştırın. fiyatlar çoğunda farklılık gösterebilir.
  • bulduğunuz hostel fiyatlatlarını diğer sitedekilerle kesinlikle karşılaştırın.
  • şehir merkezine yakın olanları tercih edin. böylece ulaşım için fazla masraf etmemiş olursunuz.
  • hostellerin aldıkları puanlara (temizlik, güvenlik, ulaşım, eğlence) dikkat edin. çünkü onlar en objektif puanlamalardır.
  • hosteller hakkında yazılan yorumları kesinlikle okuyun. hepsi tecrübeyle sabittir. ulaşabiliyorsanız yorumları yazanlara ulaşmaya çalışın.
  • bulduğunuz hostel için kesinlikle rezervasyon yaptırın. unutmayın sizin gibi seyahat eden binlerce insan var ve yer bulamama durumunuz olabilir. 
  • rezervasyon için kredi kartı kullanmaktan çekinmeyin. bu her zaman güvenli ve daha kesindir. 
  • yanınızda kesinlikle bir yastık kılıfı bulundurun. hosteller size temiz çarşaf ve kılıf verse de emin olun buna ihtiyacınız olabilir.
  • yanınızda kesinlikle bir asma kilit olsun. çünkü size sunulan dolaplar kilitsiz olabilir. güvenlik ve gönül rahatlığı için bu çok önemli.
  • hosteli seçerken kahvaltı verip vermediğine, internetin bedava (free wifi) olup olmadığına bakın. hostelin sayfasında bu bilgiler hep yazar.
  • fiyatı daha düşük tutmak için kişi sayısının daha fazla olduğu odaları seçin. tek kişilik odalardan %60-70 daha ucuzdur.
  • ... aklıma geldikçe güncellerim
anlattıklarım benim genel olarak bir seyahate çıkmadan yaptıklarım. bunları söylerken kendi fikrim olduğunu sakın ola aklınızdan çıkartmayın. elbette ben de isterim beş yıldızlı otelde bütün öğünleri açık büfelerde yeyip, odamdaki jakuzide pitbull'un klibindeki hatun kişilerle zaman geçirmeyi -ki yapmıyorum değil- ben sadece cebimdeki parayla en fazla verimi nasıl alıyorum ona bakıyorum. hani ilk başta dedim ya st. peter'de kaldığım hostel diye; işte örneklendirmeyi de onunla yapayım size..


venezuelalı gary'den kanadalı jeffrey'e gelene kadar bir sürü şey

.

st. petersburg yazısını yazarken bahsetmiştim size bu yolculuğun bende farklı bir önemi var diye. bunu söylememin sebebi yaşadıklarımdan çok tanıştığım insanlarla alakalı. modern insanın seyyah ruhu dediği ve aslında her insanda var olan lakin; ortaya çıkartmakta biraz güçlük çekilen duygu, tek başına seyahat etme fikrinin bir dışavurumudur aslında. yani siz sırt çantanızı kapıp gittiğiniz her yol, bir bakıma sizi siz yapan hammaddeniz olmaya başlar. o eksik olduğunda "yaşamak" denen ve gittikçe zor olmaya başlayan şeye -artık her neyse işte- olan inancınız yok olmaya başlar. dedim ya aslında her insan taşır bunu içinde. sadece ortaya çıkarmakta güçlük çeker. insanoğlunun nefsinde vardır yeni yerler görme, keşfetme isteği. tıpkı daha önceden hiç yemediği bir yemeği tatmak istemesi gibi. kimi zaman bu yemek çok lezzetli gelir, kimiz zaman iğrenç bir tat bırakır damakta. yolculukta böyle bir şey işte. ya sürekli yemek istersiniz bu yemeği ya da bir daha ağzınıza sürmezsiniz. ben sürekli o yemeği yiyenlerdenim işte..

durum böyle olunca yeni yerler görme, keşfetme isteği diğer bütün duygulardan ağır basmaya başlıyor. nasıl oluyor diye sormayın. defalarca anlatmaya çalıştımsa da başaramadım. en iyisi sende yap, güzel oluyor..

burada bir parantez açmak lazım. (bu deyimi de hep kullanmak istemişimdir) "yeni yerler görme isteği"  çatısı altına ben bir sürü şey sığdırıyorum. yani yeni ülkeler, yeni şehirler görmek değil sadece. yeni ve farklı insanlar, hiç tatmadığım yemekler, hayatta yapmam dediğim saçmalıklar, bu da içilir mi dediğim her neyse işte. bu yazıda aslında bunun için yazıldı. ben yolcuyum diyen her insanın (kemal gibi, bekran gibi, güney gibi, güneş gibi..) yer yolculuğunda yaşadığı en küçük anısına ithafen belki de..
şu giriş kısmını da bi' kere kısa tutsam kafamı kescem! (yazar burada kendi derdine yanıyor..)



efendim sizi venezuelalı gary ve kanadalı jeffrey ile tanıştırayım. kendileri st.petersburg seyahatim sırasında kaldığım hosteldeki oda arkadaşlarım. birisi (ki bu gary oluyor) hayatını dünyayı dolaşıp video çekmeye adamış delinin teki (nasıl olsa türkçe bilmiyo ya salla dur arkasından)  jeffrey ise aynı dertten muzdarip (dünyayı dolaşmak oluyor bu dert) kendini fotoğraf çekmeye adamış ve geçimini bununla sağlayan akıllı uslu bir aile çocuğu. ciddiyim! gary kadar çılgın değil. özellikle sordum, bekarmış :) (neden bunu söylediğimi anlatıcam birazdan) bu yukarıdaki fotoğraf daha odaya ilk girdiğim anda çekilmiş bir anın, sonradan tekrar canlandırılmış hali. sırtımda çantam odaya girdiğimde baktım ikisi hararetli bir tartışmanın içinde. ben odaya girince makinemin çantasını görüp direkt başladılar fotoğraflarımı çekmeye. meğersem amaçları lenslerinin keskinliği hakkında girdikleri iddiaymış. çantaları bırakıp direk aldım makineyi elime. işte o zaman başladı gary ve jeffry ile muhabbetimiz. nikon'un canon'u döveceğini anlatınca da tırsıp kaçtılar zaten..


efendim gary denen bu adam tamı tamına 39 yaşında. inanması belki güç ama gerçekten öyle. hatta inanmayıp pasaportuna bile baktım. ben hayatımda yaşını bu kadar göstermeyen biri daha görmedim. yani kim der ki bu adamın 39 yaşında olduğunu. biri çıkıp dese ki; bu adam şu yaşta. inanırsam namerdim. tamam ben de yaşımı gösteren bir adam değilim, yaşlı gösteriyorum fakat bu başka bi' şey. doğaüstü bi' şey hatta. zaten sonraları bunu düşünmeyi bırakıp bildiğin imrendim adama. (ben de az piç değilim ha. burada adama yok 39 yaşında koskoca adam, yok benden şu kadar yaş büyük de, sonra iki satır yukarıda "deli" diye hitap et. arsızlık diz boyu hemşire..)



soğuğun yeryüzündeki en güzel hâli; st.petersburg

.

tam üç senedir her şubat ayı, hatta bundan öncekilerde her 14 şubat'ta yurtdışındaydım. bu seferde biraz daha kassam 14 şubat'ta yurtdışında olacaktım ama iki günlük bir sarkma oldu. ha benim için bir önemi yok elbet illa o tarihte yolda olmanın lakin; üç sene üst üste gelince insan biraz olsun aşık olduğu asıl şeyin yolda olmak, yolcu olmak olduğuna inanıyor. hal böyle olunca da neye niyet ettiğiniz giriyor devreye, neye iştirak ettiğiniz belki de. neye, kime söz verdiğiniz. ben kendime söz vermişim efendim biraz, kalan sağlara eyvallah demek için. onlara olan def-i huzurumuzu tebessüm ederek yapıyoruz ya? hah! işte benimde kazancım bu olsun..

bundan önceki yazıda St. Petersburg'a gideceğimden bahsetmiştim size. gittim, döndüm efendim. boynumun borcu olanı okuyorsunuz şuan. kendime ve bu günlüğe girip okuyan herkese olan borcumu yani. gittiğim ülkelere bir çok kere aşık olup döndüm. şehirlerine, insanlarına, osuna, busuna belki. ama bu sefer gitmesine aşık oldum, orada kalmasına, yolda olmasına, yolcu olmasına. hepsinden çok orada olmasına aşık oldum. her sabah uyandığımda hem de. o yüzden anlatması daha bi' güzel gelecek bu şehri. nedendir bilmem daha bi' uzun anlatasım var hatta. şans mı diyelim buna artık. siz karar verin..


uçak yolculukları ne zaman yaklaşsa heyecan kaplar içimi. bir kaç kere kokpitte uçma deneyimi yaşamış olmamdan (ki benim pilot arkadaşlarımda var) tutunda, gitmeye sebebiyet verdiği için severim kendilerini. iş bu yüzden ne zaman uçağa binsem bi' fotoğraf çekerim. bu da onlardan biri. bi anlamı yok, arayanı çıkışta bekliyorum..

gitme fikri deyince geçenlerde twitter'da yazdığım;

dünyadaki en hüzünlü ses; birlikte yolculuğa gidemediğin insanların valizlerini hazırlarken kulağınıza çalınan fermuar sesidir..
cümlesi geldi. sanırım bu yüzden her gidene imrenirim. nereye gittiğini bilmesem de..

girizgah uzun oldu biraz pardon. lakin hemen konuya giren insanlardan değilim ben. olmadım, olduramadım. St.Petersburg şehrinden, soğuğundan, güzelliklerinden, az biraz tarihinden, insanından bahsetmeden önce şöyle bir hesap kitap yapma ihtiyacı hissettim. çünkü her seferinden böyle bir seyahati ne kadara yaptığım merak konusu oluyor. gerçi bunu bir başka yazıda daha detaylı anlatıyor olucam; lakin bu sefer sadece orada ne kadar para harcadığımı (uçak bileti hariç) söyleyerek başlayayım. 5 gece konaklama (ki bunu da başka bir yazda detaylı anlatıcam), şehiriçi ulaşım, yeme-içme, her gece dışarı çıkıp eğlenme, dönerken aldığım bir kaç hediye dahil toplam; 200$ > 354TL > 6020RUB görüldüğü gibi o kadar da uçuk bi' miktar değil. unutmayın konaklama dahil dedim, yeme-içme dedim, eğlenme dedim, ne duruyosun sende git dedim. daha ne diyim ya..


soğuk memleket vesselam. benim elim ayağım çok üşür, ben öyle kolay kolay ısınamam diyen insan için değil. hele soğuk havaya çıkınca başım ağrır benim diyen insan için hiç değil. çünkü ben oradayken gündüzleri ortalama sıcaklık -20 ila -23 derece arasındaydı. bakın gündüz diyorum. gece bu sıcaklık çok daha düşük. hatta bu seneki kış ayı sıcaklıkları son 10 yılın en yükseğiymiş. gerisini siz düşünün artık. o yüzden gidilecek tarih kesinlikle mayıs-haziran ayları. dostoyevski'nin de romanına isim olan ve St.Petersburg'un dünyada adını duyurduğu white nights yani beyaz geceler olayı aşağı yukarı bu tarihlere denk geliyor. hava hem mevsim normallerine daha yakın oluyor (ki yine de akşamları üzerinize bi' şey almadan olmuyormuş) hem de hava neredeyse hiç kararmıyor. ben görmedim ama halkından dinlediğim olay şöyle. gece 03:00 dan 06:00'a kadar sadece bir alacakaranlık oluyor, 06:00'dan sonra hava tekrar aydınlanıyor. yani saat 24:00'da bildiğiniz gündüz gibi. elbette alışmayan insan için pekte güzel bir durum değil. normalde uyuduğunuz saatlerde hava aydınlık. bu da tabi ki uyku düzeninizi altüst ediyor. ne olursa olsun bu tarihte gidin siz. çünkü insanlar o saatlerde deliler gibi eğleniyorlarmış. bütün kış evlerine tıkılan halk kendini sokağa atıyor. yaşamak lazım. gerçi kış aylarında da farklı bir sorun var. o da havanın saat 10:00'a kadar aydınlanmıyor oluşu. bu da kolay bi' şey değil. çünkü alıştığınız saatlerde aydınlık bir hava bekliyorsunuz ama nafile. hava bildiğiniz kapkaranlık. o yüzden dışarı saat 11:00'dan erken çıkmak mantıklı değil. bu yüzden gece çok güzel eğlenin, geç yatın ve geç kalkın. çünkü St. Peter'e gelen bütün gezginler böyle yapıyor :) (gece hayatından bahsetcem, biraz sabır..)


ne güzel şehrimizdin sen petersburg

(iş bu yazı bir yolculuk öncesi yazısıdır)



..yani elbette bir genelleme yapmak saçma olacak burası kesin. lakin biraz gözlem yaparak ulaşılacak bazı çözümlemeleri ben şimdiden insanlara anlatmaya çalışıyorum. aslında biraz görmeye çalışsalar onlarda farkına varacaklar. kime diyosam! neyse, sizden yaşça büyük olanların genellikle vişne suyu sevdiği bir dünyada yaşadığımızın farkındasınız değil mi? bence olun. öyle çok fazla kurcalamaya gerek yok bu tespiti. çünkü gerçekten de böyle bir olay var. ortalama yaşça büyük nesle şöyle bir bakın, meyve suyu dendiğinde tercihleri hep vişne suyundan yana olmuştur. ben bunu uzun seneler eve gelen misafirde filan deneyimledim. aşağı yukarı hepsi kendilerine tercih sunulduğunda hep vişne suyunu seçti; bayram olsun ya da olmasın. şeftali veyahut kayısı konusunda fikirleri dahi olmadığını gördüm. olsun; onları da seviyorum ben. ha unutmadan bu seremoni sırasında "ayran" tercih edenlerin sayısı, ikram edilen tatlının baklava olmasıyla doğru orantılı. durum çocuklara gelince ise biraz daha farklılık kazanmıyor değil tabi. evde yapılan ayranın genellikle pütürlü olması, onların tercihinin gazlı içeceklerden yana olmasına sebep oldu. böylece koca bir nesil ayrandan soğudu. sebep; evde yapılan ayranın genellikle pütürlü olması..


hayır bir de olayın örtbas edilme durumu var. annesinin fırlattığı terliği ona geri götüren çocuk masumiyetinden hallice olan. biraz farkı var, yok değil. ama yine de bazı nesilleri -ki biz sanırım bu nesle giriyoruz- normal olan alışkanlıklardan soğutmuş bir anne baba güruhu mevcut. tabi bu söylediğime; "anne çoraplarım nerde?" sorusuna; "nerede çıkardıysan ordadır.." cevabını veren anne de dahil. durum böyle olunca da sırf geçmişimle oynaştığım için kendisini aldattığımı sanan insanlara, benim yaşadıklarımın aynılarını yaşadıkları için biraz garip gözlerle bakıyorum. hem ne kadar farklı olabiliriz ki; kızların poposuna bakmak için onlara yol veren garip insanlarız hepimiz. hem ayrıca hiçbirimiz bayrama inanmadık ama bir harçlık mevzuhu var..

değişik soslar dünyasına çılgın yolculuklar yapıp biber salçasıyla dönmek

.

sol klarnetin hiçbir deliğini kapatmadan üflediğinizde çıkan sesin sol olduğunu bilmediğinize göre, konuyu bunun üzerinden devam ettirmek size bahsetmek istediğim şeyin -artık her neyse- gizemini daha fazla arttırır. lakin ben bundan bahsetmiyorum. bi' de leonardo da vinci gerçeği var tabi. tuttuğu bütün notlarını çözülmesin ya da anlaşılmasın diye değil, solak olduğundan ve eli yazdıklarına dokunup mürekkebi dağıtmasın diye tersten yazdığı gerçeği. ben bundan da bahsetmiyorum size. "news" kelimesi var sonra. bu kelimede North,East,West,South kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiş. doğru; ben bundan da bahsetmiyorum size. dişleriniz. alt çenenizdeki dişlerin hepsi bir sinire bağlıyken, üst çenenizdeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlıymış mesela. tebrikler! bu seferde doğru tahmin ettiniz. ben bundan da bahsetmiyorum size. 

kısa bir süre sonra gelen edit: "evet alt çenedeki dişlerin hepsi bir sinire bağlı (n.mandibularis), ama üst çenedeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlı değil, sadece alta göre 3 bölgeye ayrılmış,basitçe ön, orta, arka diye özetleyebiliriz" şeklinde aydınlatıcı bir bilgiyle beni düzelten Adsız (ismini vermek istemeyen bir izleyici) kişisine sonsuz teşekkürler.
mahalle bakkallarının o esrarengiz halleri çoğu çocuk için bir maceradır. yukarı bahsettiğim gereksiz bilgilerden daha esrarengiz hemde. mesela ben bizim mahalle bakkalının, ben evdeyken neler yaptığını çok merak ederdim. rafları tozlu bakkalında öylece oturup durması, bir müşteri geldiğinde yerinden kalkmadan -bazılarında kalkardı şimdi günahını almayalım- verdiği hizmeti filan..

dünya mutfakları hakkında bir vedat milor olmadığımı anlatmama gerek yok malum. dünyayı da bu şekilde ele geçiremeyeceğim aşikar olduğuna göre size biraz market maceramdan bahsetmek için geldim bu sefer. normalde yemek yaparken kullandığım malzemelerin çeşitliliği ile övünen biri değil, kısıtlı malzemeyle maksimum verim elde etmek adına elimden geleni yapan biri olduğumdan anlatacaklarım biraz garip gelebilir. çünkü mesela ben hiç teriyaki sosu yapmadım evde. yediğimi söyleyenlerde halt ediyor hatta..

bisiklet sürerken pantolonunun paçası zincire sıkışıp yağ olan, yağ olmakla kalmayıp yırtılan bir nesil heba oldu gitti. hiç kimsede çıkıp demedi ki agam bu nedir! mahalle bakkalının ne yaptığını merak etmekle kalmayıp, yine aynı mahalleyi paylaştığımız komşularının evleri de bana hep esrarengiz gelmişti. halbu ki ne kadar farklı olabilirdi ki! toplasan iki oda bir salon vardı onlarda da. kaç farklı şey yapabilirlerdi ki? o zamanlar serdar ortaç gibi fikirlerim varmış meğersem. "topu topu 7 nota var. kaç beste yapılabilir ki?" diyen adamla aynı fikre ortak olmuşum. ama işte merak ederdim hep komşuların evlerini. ne yaptıklarını değil, sadece içlerini. çocuk aklı işte; ermiyor ki her şeye..

babil'in asma bahçeleri ne tarafta kalıyordu? bi' de piramitlerde soba bacası olsa eyiydi..

.

bu günlükte yazmaya başladığımdan beri insanların bana sorduğu soruların başında "bu kadar gezecek parayı nereden buluyorsun?" geliyor. gerek tanıdığım, gerekse buradan yazdıklarımı okuyup benimle iletişim kuran herkese aslında bir yere gitme fikrinin sabah uyanıp işe gitmekten farklı olmadığını, imkanlar dahilinde yapılabilecek her şeyin aslında normal bir arkadaş buluşmasıyla aynı şey olduğunu söylüyorum. bazı şeyleri ne kadar da basite indirgiyorum, ölsem keşke..

yeni yerler görme, keşfetme fikri dışarıdan bakıldığından maddi açıdan sorunsuz bir hayatla endeksli gibi görünebilir. aslında hiç yoktan sebeplerle sabahın altısında kalkıp acaba şu dağın ardında ne var demenin maddiyatla ilişkisini, süregelen hayat içinde kendinize ayırdığınız zamanla orantıladığınızda hangisinin daha çok olduğuna bir bakın. eğer kendinize ayırdığınız zaman, maddiyata verdiğiniz önemden azsa hemen geri yatın; gerek yok sabahın altısında uyanmaya. durum böyle olunca da her fırsatta "yeni yerler görmek" denen ve bence -bence dedim sevgili okur, sakın ola hiddetlenme- dünyanın en basit şeyini yapmaya çalışıyorum. zaten işsiz güçsüz bir adam olduğundan mütevellit neden şu dağın ardında ne varmış gidip bakmayayım dedim..


50mm lensimi aldığımdan beri dışarıda deneme şansım olmamıştı. elime geçen bu fırsatı değerlendirmek için ilk olarak onunla başladım yola. normalde uzakta gördüğünüz bir dağın size olan uzaklığı, oraya yürüyerek gidilmeyecek kadar uzun gelir. yorulmaktan öte ümitsizliğe kapılmaya başlar insan. bu da yolun yarısında pes etmeye sebep olur. olmasa keşke..




meğer irlanda'nın ata sporu "hurling" oluyormuş ve ebedi istirahatgahı "croke park" stadyumu böyle bir yermiş

.

dünya nüfusu futbol üzerinde konuşup dursun, insanlar halen geçmişlerine ait sporları yapmaya ve bunu yine geçmişlerine saygı olarak devam ettirmeye devam ediyor. bu ülkelerin başında da irlanda geliyor elbette. geçmişine ve özgürlüğüne ne kadar bağlı bir ülke insanının, tarihi niteliğindeki bu ata sporuna sahip çıkması da bunun en güzel örneklerinden biri. bu spor hakkında bir çok insanın fikir sahibi olmadığına eminim. olanlarında; "eurosport'ta bi' iki kere denk gelmiştim" demesine de aşina olduğumu belirtmek isterim. yaptığım irlanda seyahatinde ziyaret etme fırsatı bulduğum croke park stadyumunu size anlatmak istedim. ama bundan önce hurling neymiş, nasıl oynanırmış ona bi' bakmak lazım;

hurling;
çok hızlı bir spor olmasının yanında esas olarak gal futbolu ile beraber irlanda'nın milli sporudur. ülke nüfusunun yarısından çoğu her yıl düzenlenen hurling organizasyonunu takip eder. irlanda dilinde "iomanaichot" veya "iomaint" olarak adlandırılan hurling, herkesin rahatlıkla oynayabileceği bir oyun değildir. rakibin durdurulması ya da bariz bir şekilde engellenmesi yasaktır. 15 kişiden oluşan takımlar, topa ya da "sliotar" adı verilen özel hurling topunu kazanmaya ve rakibin kalesine sokmaya ya da "hurley" olarak bilinen ellerindeki eğimli çubuğu kullanarak direğin üstünden atmaya çalışır.           (@wikipedia.com)
şeklinde genel bir tanımı yapılabilir. kurallarına bakmak gerekirse;
oyun 30 dakikalık iki devre halinde oynanır ancak; şehir takımları arasındaki maçlarda 35 dakikadır. eşitlik sağlanırsa 10 dakika uzatma olur. oyuncular hurleylerini pas vermek, şut atmak, yerde sektirmek veya topu yakalamak için kullanabilir. topa ayakla vurabilirler ama; elleriyle yerden alamaz, fırlatamaz, ellerinde tutarak 5 adımdan fazla atamazlar. yere değmeden üst üste üç kez tutamaz veya elden ele pas veremezler.        (@wikipedia.com)
@irishconcrete.ie
eğer sporla biraz alakanız varsa ve eğer irlanda'ya, özellikle de dublin'e gittiyseniz, croke park'ı ziyaret etmenizi tavsiye ederim. normalde insanları haftasonları üzerinde formaları ile görürseniz takip edin onları, emin olun sizi bu maçlarından birine götüreceklerdir. stad şehrin merkezine çok yakın. aslında bu stadın irlandalıların özgürlük mücadelesinde büyük bir önemi var. 1920 yılında bir gaelic football (hurlingin sopasız, el ve ayakla oynanan hali. topu normal futbol topuyla neredeyse aynı boyutta) karşılaşması sırasında sahaya giren ingiliz askerleri, tarihte bloody sunday olarak geçen ve sabahında irlandalı asillerce öldürüldüğü iddia edilen 14 ingiliz istihbarat ajanı için seyircilere ateş açmış, bunun sonucunda da biri oyuncu yine 14 kişiyi öldürmüşlerdir. bu yüzden de irlandalılar için bu stad büyük önem taşır. konuyla alakalı bir video..

maç olmadığı günler stadı ziyaret edip müzesini ve stadın içini gezebilir, hatta sahaya bile inebilirsiniz. 





bakkala ekmek almaya gidiyorum diye çıkıp 50mm lens alıp gelmek

.

eğer fx format bir makineye sahipseniz, lens konusunda hem zamana hem de paraya ihtiyacınız vardır. böyle durumlarda da elinize geçen fırsatlarda sabit lenslere düşük maliyetlerle sahip olmak belki de en iyisi. en azından benim için öyle. sürekli lens fiyatlarını takip eden, illa şu lense sahip olmalıyım diye deli divane olmayan benim bile bir  50mm lense ihtiyacım olması çok doğaldı. ve doğa kanunlarını yine yerine getirdi..


yalan yok tek derdim geniş diyafram aralığıydı. elimdeki nikkor 24-120mm f/3.5-5.6G IF-ED VR lensin derinliği ne yazık ki tatmin edici boyutta değil. ha bu o lensimi sevmediğim anlamına gelmesin. kendisi ilk gözağrım olması hasebiyle büyük bir yere sahip. kaldı ki yukarıdaki ve aşağıdaki fotoğrafları da onunla çektim. canım benim yaa. sevişiyoruz zaman zaman.. 



yağmurlu bir iskoçya sabahında "edinburgh" nasıl denirmiş gidip yerinde öğrenmek

.

aslında herhangi bi' gün iskoçya'da uyanmaktır bu.  
                                                                                                                                               sutyen kullanmayan memeli hayvan 08.01.2011 09:31

seyahat fikrini size anlattığımda irlanda'nın bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. ta ki iskoçya'nın onunla yarışacağını görene kadar. aslında iskoçya'nın derken edinburgh'un desem daha doğru olur. çünkü glasgow'u değil de edinburgh'u seçmemin belli başlı nedenleri vardı. bunların başında elbette ki kulaktan dolma bilgiler gelir ve her zaman olduğu gibi de sözlüğün bana söyledikleri :)  malum onsuz bir seyahate çıkamıyorum. tıpkı irlanda'da hilal ve david'in bizi misafir etmesine aracı olması gibi..


irlanda'dan edinburgh'a aer lingus havayolu ile geçtim. aer lingus irlanda'nın ulusal havayolu ve gerçekten de fiyatları ile sizi kendine bağlayabiliyor. londra'dan dublin'e 10€'ya, dublin'den edinburgh'a da 22€ ya bilet bulabiliyorsunuz. bakıldığında gerçekten de güzel fiyat. karayolundan haz etmeyen bünyeler için oldukça mantıklı bir seçenek. kaldı ki eğer dublin'den edinburgh'a gitmek isterseniz karayolundan sonra bir de denizyolu kullanmanız gerekir ki bu da maliyetin kralı demek. benim gibi maliyeti en ucuza getirmek için çabalayan bir bünye için de gereksizliğin dik alası diyebiliriz.



dünyanın sonuna gidip uçurumun kenarından yeryüzüne bakmak

.

bazı hikayelere devam etmek aslında onları tekrar yaşamak gibi. sürekli aynı masalı çocuğuna anlatan anne tadında. onun uyumasını istemekten öte, izlemeyi yeğleyen. onun mamasının sıcaklığını elinin üzerine döküp anlamaya çalışan anneler bunlar. hazır bezlerin icat edilmediği dönemlerde o naylon bezleri yıkayan, sobada ısıttığı  suyla bir de. soğuk çeşme suyuyla..

konu buraya nereden geldi bilmiyorum; lakin fırsat buldukça yazmamdan olsa gerek araya giren zamanda yaşadıklarım anlatacaklarımı da etkiliyor. (bkz: ben bugün bunu gördüm)

irlanda'nın üzerimdeki yükünü atma zamanım geldi de geçiyor. döneli neredeyse bir aydan fazla olacak; ama ben halen bitiremedim irlanda'yı. kısaca bu son yazı, irlanda hakkında. hilal ve david'ten ayrıldıktan sonra, onlara ortalama üç saat süren bir seyahatle cliffs of moher'e ulaştım. iş bu yazı da orası için yazıldı efendim; irlanda'nın en güzel kayalıklarına yani..



irlanda üzerine iç geçirmeler "bir kadın, bir erkek ve üç kedinin hikayesi"

.

irlanda'ya gitme sebepleri arasında guinness'i anlatırken onun sebeplerin arasında sadece biri olduğunundan bahsetmiştim. ikincisi için biraz daha beklemek istedim aslında. hayır anlatırım, çokta iyi yaparım bunu; lakin beklemek artık can sıkmaya başladı. bir an evvel anlatmam lazımdı sizlere.. 

ben de o yapıyorum, fazlasını değil. minnet borcumu böyle ödedim. meshudum.. 


arthur guinness'in mirası için irlanda'ya gitmek ve mirasın köpüklü bir bardak guinness çıkması

.

normalde bir ülkeye gitmeyi planlarken o ülkenin meşhur olan herhangi bir şeyinin olup olmadığına bakmam. beni alakadar eden kısmı o ülkenin türkiye'den vize isteyip istemediği (istese de sorun değil gerçi), uçak bileti fiyatları, ülke içi ulaşım alternatifleri ve fiyatlarıdır. irlanda - iskoçya seyahatini planlarken bunun biraz dışına çıkmak zorunda kaldım. normalde etrafında gecenin bilmem kaçında sadece et yemek için bolu dağındaki et lokantalarına giden insanlar olduğu için; bir ülkeye bir şey yemeye, bir şey içmeye gitmeyi pek yadırgamam. yemek yemeyi değil de yapmayı tercih eden bu beden irlanda'ya gitmeyi bir iki şey için çok istedi. bunlardan biri de işte buydu efendim; guinness..

@google

irlanda üzerine iç geçirmeler "bir dublin hatırası"

.

hamiş;
aslında bu sefer ki seyahatten bahsederken kullanacağım cümleleri çok fazla düşündüm. hatta hiç düşünmediğin kadar diyebilirim. o yüzden düşündüğüm hiçbir cümleyi değil de, sadece aklımdan geçenleri yazıyorum. baya bir fotoğraf var elimde, onlarla yazılacak bir çokta yazı elbet. sadece iş bu yüzden aklımdan geçenleri yazacağım diyorum ya, bakmayın siz bana duygumu da katıyorum..

ilk olarak tanıştırayım; bu şapkam alfonso. bütün seyahat boyunca onu ve beni bu şekilde çekilmiş onlarca pozda çokça göreceğiniz için böyle bir bilgi verme gereği duydum. o yok şimdi, kendisini gelirken orada bıraktım. "ben kalabilir miyim?" dedi; ayıpsın dedim. yeminle bak..

evet uzun süre önce planlanmış bir seyahatti bu. ucuza bulmak için çabalanan uçak biletleri, nerede kalırım acaba gidince merakları filan. hepsi geçti. geçti çocuğum yemin ederim geçti. gel sırtına havlu koyayım, baya bi' terlemişsin. viks sürüp gazete de koy anne! tamam yavrum gel. kıyamam sana..

bir pub'da dans etmek için irlanda'ya, etek giymek için iskoçya'ya, kraliçe çağırdı diye de ingiltere'ye gitmek..

.

aslında herhangi bi' gün iskoçya'da uyanmaktır bu. farkı yoktur az sonra okuyacağınız satırlardan. bir nevi; defalarca söylediğiniz bir şarkıyı tekrar söylemektir, ezber yapmaktır satır satır, iç çekmektir..                                                                                                                                                                      
                                                                            (sutyen kullanmayan memeli hayvan, 08.01.2011 09:31)

yukarıdaki bir kaç cümle aslında uzun senelerdir aklımda olan bir hayalin bir cumartesi sabahı dışavurumudur. öyle büyük hayalleri olmayan benim, elbet bir gün "yağmurlu bir iskoçya sabahına uyanması" üzerine kurduğu düşlerin, o düşlere mashar olmuş bedenlerin, senlerin, benlerin, bizlerin..


yol zamanıdır efendim, yolculuk zamanıdır. hani biraz gideyim de sonra gelirimlerin zamanıdır belki. tenefüste eve gidip beden dersi için üzerini değişen çocuk sevinciyle dolmaktır bendeki; hani şu kimsede olmayan evi okula yakın şanslı öğrenci tribi..

yakında çıkacağım ingiltere, irlanda, iskoçya seyahatinden bahsediyorum. zamanı çoktan gelmişte geçen bir seyahatten. sırt çantamı, çadırımı, uyku tulumumu ve elbette fotoğraf makinemi hazır ettiğim seyahatten. nasılda özlemişim o halleri; ucuz uçak bileti bulma çabalarını, kalacak yer ayarlarken çekilen sıkıntıları filan.. 

ingiltere aslında ilk durak. irlanda'ya gitmek için basamak olarak kullanılacak ilk durak. kendisine dönüşte biraz zaman ayırmak sözü verdik, bakalım tutarsak..



merhaba! ben sarışınım ve menemenim kabuklu domateslerden yapıldı diye size hayallerimden bahsettim..

.

yazılan destanların hangisinde kahraman olmak isterdiniz? 

eski yunan uygarlıklarının birinde mi, uzak doğuda yaşananlarda mı, yoksa hiçbirinde mi. genelde kahraman olmak  için ortada bir de olumsuz bir durumun olması lazım sanırım. o zaman bir kahramana ihtiyaç duyulur çünkü. o zaman gözler birisini arar, o zaman sebep doğar eli havaya kaldırıp "özgürlük" diye bağıran birine. 

acı; tarih kahramanları asanlar tarafından yazılır..


laf özgürlükten açılmışken biraz deşmek lazım gelir yarayı. misal; sabah kalktığınızda lanet ediyorsanız o gün yapacaklarınıza, artık alıp gitme vakti gelmiştir başınızı. geç bile kalınmıştır hatta, vakti gelip de geçiyordur. ne kaybedersiniz ki. neyden eksik kalırsınız. yoksa uyandığınızda lanet ettiğiniz işinizden mi? 

aslında yazdığım son cümlenin sonunda "soru işareti (?)" olmaması lazım. eğer siz o soru işaretini görüyorsanız, yani okuduğunuzda hakikaten sizde bir soru ifadesi uyandırıyorsa emin olun aslında dile getiremediğiniz bir sıkıntınız var. hatta sıkıntınızın ne olduğunu da söylerdim de. neyse..

ben bunları salık verdim kendime. şimdi biraz da olanlardan bahsedeyim izninizle;




"tok olduğumuzda yaftalar yiyoruz" diyorsanız; peki o zaman, umursamaz tavrımın hastası olunuz..

.

"zamanlama" hakkında yapılan sohbetlerin birinden çıktım az önce. kendisine sorulan soruları içtenlikle yanıtlayan zaman; aslında bu kadar da büyütülecek bir şey olmadığını, ileride daha da güzel olacağına inandığımız her şeyin normalde de olabileceğine dair elinde bazı kanıtlar olduğunu söyledi. 

"- bunları açıklamanın zamanı gelmedi mi?" 

..diye sorduğumda ise; "zamana zamanla alakalı sorular mı soruyorsun" diye mantıklı bir cevap verdi. kendine göre mantıklıydı evet; ancak ben hala elindeki kanıtları merak ediyorum. yapmamalı mıyım?


tükenmez kalemlerin yazmadığında ne kadar da gıcık şeyler olduklarını anlatmaya başlasam ne kadar sürer acaba? gerek var mı? yok mu? peki..


evimin penceresinden baktığımda gördüğüm manzara bu. kimisi için güzel gelebilir, lafım olmaz. kimisi içinse merak unsurudur eminim, neresidir burası diye tahayyül ettiren. benim için ne olduğuna dair destanlar yazabilirim aslında. kısa ve öz anlatmam gerekir diye kendime telkinlerde bulundum şimdi de. 

cevap; yeni zelanda'ya gitmeden önce yaşamak zorunda kaldığım evin penceresinden gördüğüm manzara.



olaya fransız olmak için kalkıp fransa'ya gitmek #2

.

"zamana yemin ederim ki; insan ziyandadır. inananlarla iyilik yapanlar, bir de birbirine doğruyu tavsiye edenlerle, sabrı tavsiye edenler hariç."    Asr Suresi

..diye başlamayı uygun görmüş bir seyyah sözlerine. sonrasında kendine has üslubu ile biraz konuşmak istemiş. almış eline o senelerdir elinden düşürmediği asasını, dayamış çenesine.

biz demiş; 

gönlü feraha ermiş bir neslin evlatlarıyız. kim ki; aklından geçirirse yaptığı iyiliği, onadır asıl hayranlığımız. onadır el çırpışımız her lahzada, her kapanan perde de bir daha gelsin diye alkışımız onadır..

paris efendim..

bir önceki yazıda aslında neye niyet ettiğimi az çok anlatmıştık. "aşk" ile anılan bir şehri betimlemek için aşkı mı, yoksa ona aşık olanı mı anlatmanın daha doğru olduğunu. bir nevi hastalıklı düşünce listeleri bunlar. hani ilelebet süregelen farklı hegemonyaları, elinde uzun bi' çubukla dürtmeye çalışmak filan. bahçedeki arı kovanına çomak sokmaya hevesli, arılar başına üşüşünce de annesinin eteğinin altına saklanan çocukluk halleri yani..


kalabalık sokaklar, neydü belirsiz telaşlar bütünü, akıl almaz bir alışveriş çılgınlığı, pahalı kıyafetleri ile sokakta moda defilesi düzenlemeye meyl etmiş kadınlar..

böyle bi' kaç kelime daha bulurum aslında paris'i anlatmaya; lakin içimden gelmiyor. içinde birazcık seyyah ruhu taşıyan herkes, bu düsturu devam ettirmek için paris'e gitmemek gerektiğini bilir. ben de onlardan biriyim aslında. haa yolumuz düştüğü halde ondan bahsetmemek, tanımamaya çalışmamak olmaz elbet. yalnız içimde ne bir özgürlük hissi uyandırdı, ne de nice'de yaşadığım kadar eski-yeni sosyalizmi. ifade etmekteki zorlanmam da sanırım bu yüzden. tamam; bir şey bulmaya gitmedim, bulup da göstermemezlik de etmedim; ancak ilk defa bu kadar çok şeyin arasında, hiçbir şey bulamamazlık etmemiştim. suç benimse kabulüm, çekerim cezamı..




olaya fransız olmak için kalkıp fransa'ya gitmek #1

.


bir çember çizilse; merkezinde sen, kenarında ben. sen döndükçe beni, ben döndükçe seni görsem. öyle bir an gelse, yarı çapı sıfır olsa..  (ömer hayyam)

böyle bir niyetle çıktık efendim bu sefer yola. heybemize umut doldurduk, aklımıza 'gitme' fikrinin tecellisini. bir seferde ne kadar niyet edebiliriz acaba dedik. döndük sonra, baktık ardımıza, bunlar kalmış geriye..

kalanlardan başlayalım o zaman efendim; aklımızda kalanların, gözümüzden yansımasına buyur edelim sizi.. 


uçaklar.. 

aslında bana göre okulun en güzel kızı; aşkını kimseye söyleyemediğim, içten içe hayalini kurduğum bir dilber-i âlem sanki. hani onlarla geçirdiğim zamanları biraz daha fazla tutsam, sanki benden bıkacaklarmış hissi veriyorlar. olsun varsın. biraz işve, biraz naz sanırım fena gelmez meclisimize..

işte böyle başladı fransa seyahati. biraz macera olsun diye (kabul ediyorum fazla oldu) ingiltere üzerinden fransa'ya gitme fikri peydah oldu bünyede. evet bilet ucuzdu belki; lakin "ne gerek vardı şimdi bu kadar yola" diyecekler için gelsin efendim; rast makamında..

sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz..




"merhaba ben bâde, bu da benim sesim.."

.


ilk olarak şunu söylemem lazım. uzun zamandır, yazdığım yazıların neye niyet ettiğini merak ediyorum. kendileri ile çeşitli sohbet ortamlarında, çeşitli dost meclislerinde meşk ediyor; bazı zamanlar gurûba karşı bu son bahçelerde keyfimizce mehtaba çıkıyoruz. eğreti duran ne varsa hayatlarımızda düzeltmeye çalışıyor, iştirakımızdan mütevellit duyduğumuz bu heyecanı, içinde bulunduğumuz ahvâlimizden soruyoruz. dem vuruyoruz kısacası; hayattan dem vuruyoruz..


mesela içlerinden birinin tek hayali; trt'de kadrolu bendirci olmak. düşünün o kadar saf, o kadar tekdüze hayalleri var. sıradanlıktan filan değil ha! sadece içlerinden geldiği gibi yaşayıp, içlerinden geldiği gibi konuşmalarından bu. çay söylediler sonra her birimize, tavşan kanı. aslında bu terimi kullanıp çayları söyleyen genç delikanlı, hayatında hiç tavşan kanı görmediğden olsa gerek; ulu orta kullanmıştı bu terimi. sonrasında, sohbet meclisinden, yaşını başını almış, tecrübesi burnunun ucuna kadar inmiş gözlüğünden belli olan biri kısık bir sesle sordu; 

sen hiç tavşan kanı bildin mi?

..bilmemiş garibim nereden bilsin. hiç ölü tavşan görmemiş ki. görmez de inşallah..

neyse biz hikayemize dönelim. bir diğeri mesela; onunda tek hayali yaptığı kara kalem çizimleri ulus'ta ki sergiye götürmek. biriktirdiği üç-beş kuruşu onlara verip; "abi şunları bi' kaç gün şurda assak da gelen giden baksa olur mu?" diyebilmek.

yapar ama o. ciddiyim! çocukta ışık var. ben gördüm yaa. hem temiz yüzlü, ak pak bi' şey. azıcıkta ağzı laf yapsa, vallahi de billahi de koskoca sergi açar darülbedai'de. hem tanıdığı varmış sanırım fünûn'dan. o elinden tutacak diyolla. hadi hayırlısı bakalım..



serkisof memed ağa..




bir hayale salık verme anlamındaki -di eki

.


iştirak etmek lazım müşterek olan her şeye. mutluluk mesela; hiçbir mutluluk yoktur ki sadece kendi başına yaşadığında anlam kazansın..

gidişte hakeza. sadece gidene yaramaz her gidiş, geride kalana da bırakır bir şeyler. sus pus oturmalar, aniden kalkıp gitmeler; hep geride kalanı acıtır..

iştirak etmek lazım. yok öle yalan dolan, her biri  yoksul iki bedene bir şeyler lazım. sefasını sürecek her kimse bu hayatın, ona da biri lazım..

dedim ya mirim, iştirak etmek lazım..


çimlere uzandığınız oldu mu?
yayılın çimlerin üzerine,
acele edin!
er veya geç
çimenler yayılacak üzerinize

                              Jaques Prevert




* iş bu yazı; uçsuz bucaksız bir kumsalda bembeyaz bir kağıda yazılmış (-dı).


bazen susmaya gelirsiniz ya

.

..hani saatlerce konuşursunuz..

"zamana karşı koymaya başladığında insan; kaybedeceğinin farkında değildir. bunu bilmeden yapar her şeyi. bilmediğinin farkına vardığında da hep bir başka sefere deyip kabul eder yenilgisini. bir yudum daha alır elindeki kadehten, bir nefes daha çeker içine bu sarhoşluğu.."

böyle tırnak içine alınmış bir paragraftır işte hayat. dört başı mahmur bir pespayeliğin tam ortasındadır kendileri. kimseye eyvallahı olmayan yırtık bir çoraptır hatta; gittiği misafirlikte kendini saklama gereği hissetmeyen. asılsız dedikoduların kaynağıdır. ikinci kere kullanılan sallama bir çaydır belki de; ilkinin tadını hiçbir zaman vermeyen..

defalarca yazıp silinen ilk satırdır en çok satan romanınızın. loş ışıklar altında sizi o ahşap masaya hapseden intihar mektubunuzdur. geride bıraktıklarınızı hiç düşünemeden çıktığınız en uzun yolculuğunuzdur belki de; belki de size sunulan onurdur..


yalnızlık ise; ağlamayı kendine şükran saymış devşirme bir gülümsemedir. kendi başına olmaktır milyonların arasında. hayranı olduğunuz grubun konserinde, gözlerinizi kapayıp o en sevdiğiniz parçayı onlarla birlikte söylemektir. sigarasını yakmak için sizden ateş isteyen birinin suratına içinize çektiğiniz sigaranın dumanını üflemektir. defol git başımdan dercesine..

gülmektir aslında hayat. buruşmuş zeytinlerle dolu o cam kaseyi buzdolabının en ücra köşesinde bulmaktır. aylardır dolapta bekleyen beyaz peynir tabağındaki peyniri, yenisiyle değiştirmektir belki de. belki de kaynayan çayın sesine uyanmaktır.. 


şimdi kimlerin peşinden gitmem lazım benim; kimlerin eteğine yapışmam lazım? hani her sabah bambaşka bir ülkenin sınırları içinde uyanmaya söz verdiğim kendime, sırılsıklam sövmem mi lazım..

döndüm sonra..

hayattan açtık kapıyı, sonra yalnızlığa dadandık. sonra tekrar hayata geçip, kendi derdimizin içinde mantarlaştık..

gülen bir insanı görmekle başladı her şey, sonrasında tuttuğunuz elin sıcaklığında akıllandı başımız. girdiğimiz suyun altında akıttığımız gözyaşlarına  inat, kaybolup gitti yaşımız..

sonra yine döndüm..




hayat ne güzel böyle kendinden bahsetmek filan


  • dikkat! bu yazı çok fazla "ben" içerir..



çoğu zaman fotoğraf çekmeye fırsatım olmuyor. daha doğrusu son zamanlarda bu böyle. hatta ekmek almaya giderken bile makinemi yanıma filan alıyorum. belki bir kaç bir şey çekerim diye. bu yazıda göreceğiniz fotoğraflarda işte bu anların bir demeti efendim. fırsat bulduğumda ne kadar utanmaz olduğumun alamet-i farikası belki de..

ya o muallayı sandala atıp, "ruhunda hicranını" söyletme hikayesi..
bazı zamanlarda aklınıza, dilinize takılan şarkılar vardır ya; benim de şu sıralar aklımda da dilimde de bu şarkı var. levent yüksel'den "dedikodu" hele de şu muallayı sandala attığı bölüm! bitiyorum yeminle. çok güzel çok nezih bir duygunun şarkısı. o eski zamanları akla getiriyor. şu elinde şemsiye, yüzünü peçeyle kapatmış güzel mi güzel kadınların; yakışıklı erkekler alsın diye yere attıkları mendilleri filan. yok yok anladım ben. o zaman daha güzelmiş sanırım bazı duygular..


kahve fallarına inanılmaya başlanılan zamanlarda yazılmıştır insanların hayalleri. bu anlarda bekler onları boş sandalyeler; gelsin otursunlar diye! bir umut içindir her şey, bir çay kaşığı kahveden arta kalan. şeker işin raconundandır. inceden bir sızıyı anlatır çoğu zaman bu fallar. yalan da işte bunun raconundandır..


silkelenip kendine gelsin hayat, söyleyin akıllı olsun..

ciddiyim bu konuda. kendi açımdan bunu düstur edindim en azından. böyle diklenmeler filan hoş oluyor. bildiğin kafa tutuyorum ızdırabın dibene. demli çaylardan daha bir zevk alıyorum. yemek yapıyorum boş olduğum her an. yemesem de mutlu oluyorum. tahrik olmuşken objektif olamıyorum bazen, bazen birilerinin adına dünyayı kurtarıyorum. para almadan! zevk için yapıyorum bütün bunları. o kadar masunsunuz ki küçük hanım; size boş zamanlarımda kurtardığım dünyalardan birini armağan ediyorum..


küçükken adımın neden uğur olduğuna dair sorular sorardım hep anneme; geçiştirirdi. sonra bir gün annem abimi ekmek almak için uzaktaki bir fırına yolladı. abim gittikten bir süre sonra döndü. yolda giderken annemin ekmek alması için verdiği parayı düşürmüş. annem üfleye püfleye yine para çıkardı o mutfak dolabının muhtelif bir yerinden. sonra bana verdi parayı ekmek almam için. artık abimin tekrar o parayı düşüreceğinden mi korktu nedir beni yolladı. daha ya altı, ya yedi yaşındayım. fırına giderken yolda az önce abimin düşürdüğü parayı buldum. işte o gün bıraktım adımın neden uğur olduğunu anneme sormayı..


burası evime yürüdüğüm yol. her gün gelip geçiyorum ama ilk defa bugün fark ettim bu kadar güzel olduğunu. sanırım her zaman böyleyiz. bizi birbirimize bağlayan her ne varsa sonraları fark ediyoruz ne kadar güzel, ne kadar özel olduklarını. ortak yanımız olsun olmasın bu böyle. izini kaybettiğimizde korkuyoruz takip ettiğimiz her şeyi. farkına varırsak ne ala, varamazsak işte o zaman başlıyor keşkeler..


dövme yaptırmaya karar vermemin bilmem kaçıncı yıl dönümünü kutlarken, acaba ne yaptırsam fikirleri dönüp dolaşıp hep aynı şey üzerine yoğunlaşıyor. ne olduğunu söylememi beklemeyin, yaptırınca görürsünüz. hem neden tüyo vereyim ki. -burada gülücük sımaylı var-  şu kadarını söyleyim; eğer istediğim gibi olursa hakikaten o dövme ile ölebilirim. evet yapabilirim..


çok megaloman takıldım sanırım bu sefer. hep kendi fotoğraflarımı çekmeler filan. aslında her fotoğraf çekme girişiminde bulunsam kendimi görmek isterim. bunu görebileceğim açılar yakalamaya çalışırım hep. bazen olur bazen de hiç göremem. bu da onlardan biri işte. nerede ne zaman bilmiyorum. benim işte efendim. fotoğraf çekerken ki ben..


uzun uzadıya yazıp kaçmak isterdim; lakin pek bir peksimet tadındayım. ısırınca dağılan cinsten. yazmak için yazmadım ha! yapmam öle şey. sadece haylazlığım üzerimde biraz. bahçedeki erik ağacından erik çalasım var. dallarını kırmadan ama. sonra tekrar geleceğimizi bildiğimizden yapmayız bunu. küçük bedenlerimizde bu kadar düşünceli ruhlar taşırdık işte biz. çocukken..


yok yok ben iyice dağıttım bu sefer. hani şu omuzlarını silkerek "banane banane" diyen çocuklar vardır ya; işte onlar gibi oldum. bu şahs-ı muhterem de ben efendim. kürdili hicazkar makamında bir taksimin tam ortasında, haber bile vermeden yapılmış bir yansıma. çekenin ellerine sağlık demekten başka bir şey gelmiyor elden. ha bir de üflediğimiz taksimi ona armağan etmekten..

elimize ne geldiyse koyduk kefemize. bu sefer böyle olsun..

sonrasında telafi etmek üzere,

selametle efendim,

devletle.



fuar mankeni olmanın dayanılmaz hafifliği

kalk kalk gidiyoruz! 
nereye dememe bile fırsat vermeden tuttu kolumdan bir şahs-ı muhterem. yolda anlatmaya başladı nereye gideceğimiz. auto show 2010 muş meğersem istikamet. iş bu yüzdendi heyecanı. benim bu filmdeki rolüm ise fotoğraflarını çekmek elbette. [ araba alacak değil ya bana. "yazar burada birilerine mesaj gönderiyor" ]

pek çok fuar deneyimim olmuştu ama auto show ilkti benim için. arabaları sevmediğimden değil, sadece onlara o kadar para veremeyecek oluşum asıl mesele. [ bir mesaj daha geldi ] neyse efendim biz biletleri aldıktan sonra girdik mekan-ı huşuya. son model tasarımlar, teknolojinin bilmem kaçıncı harikası modeller filan hepsi inanılmaz hakikaten. lakin benim dikkatimi çeken nokta; araçlardan çok orada görev yapan mankenlerin daha fazla ilgi görmesiydi. yani aklımdan geçiyordu; ama bu kadar olabileceğini tahmin edememiştim. [ meğersem auto show'un raconu buymuş. benim cahilliğim işte ]


insanlar araçlara bakmak yerine nedense onlar hakkında bilgi vermek için orada olan [ ki kabul ediyorum dikkat çekmekte var bunun içinde ] cins-i latiflere ilgi gösteriyordu. zor olsa gerek diye düşündüm bir an için. hakikaten de öyleymiş. zorluk aslında o kalabalıkta işini yapmak için orada olmanın verdiği mecburiyet değil, seviyesiz münasebetlere gebe oluşu. 


sorunda burada başlıyor zaten. hakikaten araba almak için gelen müşteri ile oraya neden geldiği çok belli olan [ anladınız siz ] davetsiz misafirlerin ayırt edilemiyor oluşu. işleri o kadar zor ki; bazen yaşadıkları seviyesizliklere karşı verdikleri tepkileri kontrol dahi edemiyorlar haklı olarak. bağırdıkları bile oluyor hatta...


bütün gün ayakta durmanın üzerine bir de böyle alakasız muhabbetler sanırım onların en büyük sorunu. kısa molalarında tükettikleri sigaralara rast geldim bir ara. öyle mutlu ediyordu ki; o duman onları, bir ara içerideki o düzeysizlik bu dumandan daha da zararlı gibi geldi bana. ne yalan söyleyeyim öyle de aslında..


güzel olup olmadıklarına hakkında yorum yapmak haddim değil. yapmayacağım da! sadece merak ettiğim o an orada olan ve yüzlerinden "artık bitse de gitsem" cümlesi okunan bu kadınların suçunun ne olduğu? yok elbet, olamazda! bu elbet bizim ülkemize has bir durum değil. küçük bir araştırma sonrası diğer ülkelerde de yapılan fuarlarda da benzer manzaralara rastladım. yukarıda da dedim ya; kaba tabirle işin raconu bu olmuş..!


toplumsal bir yaraya parmak basmak değil niyetim yanlış anlaşılmasın. sadece otomobil fotoğrafı çekmek için gittiğim bir fuarda, [ ki fuarın amacının bu oluşu en büyük etkendir buna ]  bir tane bile çekememiş olmam. 

içimden; "bu arabalara bu kadar para veren insanların olduğu bir dünyada, sadece tanıtım için orada olan bir kaç güzel kadının fotoğrafı sanırım daha güzel olur" fikri geçti. bende öyle yaptım. 

iyi ki de yapmışım. malum bazı güzellikler parayla ölçülemiyor...



incir satan bir insan için en güzel şey

..
zaman döner dolaşır hep aynı yerde verir molasını. hep bir yerde kalmışları toplar getirir; aman sakın olmasınları serer gözümüzün önüne..

bu fotoğrafı çektikten sonra altına; "ateş ne kadar çok yanarsa; gerçek o kadar açıktır.." yazmak geldi içimden. yazdım da.. 

sonra döndüm etrafımda, bir yerler aradım kendimi koyacak. öyle ayakta durmak pek gelmedi içimden, geçtim bir köşeye sindim! böyle aciz, öyle bensizdim ki..

sebepler aradım kendimce. ilk kez nefes alır gibi baktım; yoktu efendim kimse. yoktu..


bir gün Nemrut, Hz. İbrahim'i ateşe atmaya karar vermiş. o kadar büyük bir ateş yakmış ki; kendisi bile yaklaşamaz olmuş ateşe. insanların yüzlerine sıcaklık öyle şiddetli vuruyormuş ki ateş; sanki hepsinin içinde yanıyor gibiymiş. gökyüzüne öyle bir yükseliyormuş ki ateş; başka ülkelerden bile görünür hale gelmiş. bütün hayvan haşarat kaçışmaya başlamış. hepsi bir yana koşuşturmaya başlamış yanmamak için..

yaktığı ateşe gururla bakan Nemrut, küçücük bir karınca görmüş. karınca o küçücük cüssesiyle ağzına bir damla su alıp ateşe doğru gidiyor, ateşe dahi yaklaşamadan oracığa bir yere bırakıyormuş ağzındaki bir damla suyu. Nemrut şaşırmış halde sormuş;

- ey biçare karınca ne yaparsın sen? o küçücük cüssen ile o koca ateşi söndürebileceğini mi sanarsın?

karınca kendinden emin cevap vermiş Nemrut'a;

- bilirim ey Nemrut hemde çok iyi bilirim o ateşi söndüremeyeceğimi.ben sadece safımı belli ediyorum..

... iş bu ahvaldir efendim bizim de fikrimiz. safımızın belli olması. yerimizin, yolumuzun düzgün olması. bu yüzdendir iştirakımız bu hayata, bu yüzdendir devrimize hayranlığımız!

işte bu yüzdendir; incir satan bir insan için en güzel şeyin; incir satmak oluşu...



saf bir tecelliyedir bu seyr ü sefer

her insanın kendini mutlu hissettiği yerler vardır elbet. orasını daha bir sever, daha bir kendinden bulur. işte bu da ona adanmış bir yazı olsun efendim..

çoktandır aklımda olan ama yapamadığım bir projeydi bu. en mutlu olduğum yerde; yani havalimanlarında fotoğraf çekmek! biliyorum biraz garip gelecek ama bunu daha önceden de yazmıştım bir yazımda. havalimanlarının bendeki yerini. özgürlük hissi mi dersiniz ne dersiniz bilmiyorum, mutlu ediyor beni..


eğer bir yere gideceksem hep erkenden gitmişimdir havalimanına. uçağı beklemekten öte; orayı yaşamaktır amacım. sanki özgürlüğüne giden bir köle gibi; bile bile ladese elimde kemikle koşarım! hal böyle olunca bazı şeyleri de görme fırsatım olur. tıpkı bu adam gibi. beklemekten olsa gerek uyuyakalmış. onun gibi binlercesi de elbet..


garip garip bakmasına aldanmayın siz; kurdu olmuş buraların. kim bilir kaçıncı uçuşu! budur aslında bu mekanın raconu. öyle ortalarda gezerken özgür takılmak; en azından ben öyle yapıyorum :) tamamen özgür olduğumdan değil haa; sadece öyle olmayı seviyorum..


büyük olasılıkla aranızda bir camekan olur buradaki görevlilerle. ama inanın sizin yerinizde olmak için nelerini vermezler. günde bilmem kaç kişiyi gönderirler yurtdışına; ama gelin görün ki baki kalan yine onlardır..

sürekli gidenlerin içinde belki de en şanssızı onlar. işleri bu elbet; lakin her birinde bir yerde sabit kalma arzusu var gibi. "acaba bu sefer gitmesem mi?" dercesine etrafa bakınmalar, yüzlerdeki o mecburi gülümsemeler vs. hepsi bunun göstergesi. bir yerde bitecek elbet; ancak onların olan bir zaman kalacak mı bilinmez..

insanoğlu kendi belirler sınırlarını! nerede olmak isterse orada olur aslında. hem fikren hem bedenen bu böyledir. haritayı önünüze koyup basın parmağınızı ve sonra deyin ki; "bu sefer burası!" işte orada başlar aslında özgürlüğünüz, işte o zamandır sizi siz yapan beniniz. amaç 'gitmek'se, yolda oradadır yolcuda. ta ki siz hadi eyvallah diyene kadar..


aslına bakarsanız o kadar güzel ki; bütün ümitsizlikleri, bütün çaresizlikleri ve bütün bencillikleri arkada bırakıp gitmek! sadece size ait zamanların olduğu ülkelere göç etmek. "ceketimi alır çıkar giderim" diyebilmek. -ebilmek! 

işte burada sanırım bütün mesele; -ebilmek..


koşup gitme vaktidir efendim. en mutlu, en meshud olduğunuz yere. arkada ne bırakırsınız bilmem ama; vakit bu vakittir..

gülmek için belki, belki de hıçkıra hıçkıra ağlamak için;

vakit gitme vaktidir..